28 Temmuz 2008 Pazartesi

Papucu delik kahinler



 
Sakalları yarı bellerine kadar inmiş olan kahinler, bir duvar dibinde sohbet ediyorlardı.

Feleğin darbesinden alın derileri sırım gibi olmuş, teri silmeye ellerde kalkacak kudret bile kalmamış.

Bunlar,ki nerede ne kadar yaşadılar, feleğin çemberini kaç kez döndüler sayamıyorlardı bile. Gelmişten gelecekten konuşurlarken, muhabbet iyice koyulaştı.

Ve bunlar etraflarında olup biteni unutup, meseleye iyice yoğunlaştılar.

Aradan bir zaman geçti atletik bir delikanlı yanlarından fırlayıp geçti.

Geçti geçmesinede kahinler geçişin farkına bile varmadı.

Hiçbir şey olmamış gibi muhabbete devam ettiler.

Çok zaman sonra delikanlı bir kez daha geçti yanlarından, yine fark eden olmadı.

Çünkü başını çevirip,te bakan bile olmadı.

Ancak üçüncüsünde kahinlerden birisi "kim bu yahu" dedi.

Diğerleride istemeyerek konuya yoğunlaşmıştı,ki delikanlı nefes nefese yanlarından geçiyordu,ki kahinlerden birisi

"Gel otur biraz delikanlı, azıcık nefeslen" dedi

Digerleride yazık falan dediler fakat olanları milim sapmadan biliyorlardı.

Sonunda delikanlı yanlarına geldiginde ayakta zor duruyordu.

Kahinler çocuğu iyice süzenden sonra birisi

"Kimsin necisin oğul, nedir bu sıcakta böyle koşmak? " dedi.

-Yolda gelirken ak sakallı bir pirle karşılaştım, bana on tur atmamı söyledi.

-Neyin karşılığında?

-Ancak o zaman içeri girebilirmişim.

Kahinler biri birinin gözüne bakıp "bu felek olmalı" dediler.

Çocuksa "hangi felek" diye şaşırdı.

-Çocuk daha feleğin kim olduğunu bilmiyor, şimdi buna nasıl anlatmalı,ki dedi kahinlerden biri. Diğerleride omuz silktiler.

Çocuğu yanlarına oturttular ve ona birşeyler anlatmaya başladılar.

Tam bu sırada çocuğun geç kalmasından huylanan felek kahinlerin yanına kadar geldi. Geldiğinde baktı genç delikanlıda orada.

-Koşuyu neden yarım bıraktın?

-Adım atacak mecalim kalmadı efendim, içim çöl sicağı gibi yanıyor.

-Sen bu kafayla zor elde edersin istediğini, şimdi var git yoluna deyip genci zebani gibi iki adama teslim etti.

Zebaniler genci alıp daha sıcak olan bir çöl sıcağına attılar. Genç delikanlı şimdi papuçları delinmiş vaziyette çölde maraton yarışına çıkmış vaziyette.

Ílion



 
Ìsveç yildizina bağlanmak ayiklanmaksa gururdan;
Onbeş kefen arzusundan karga biyiğindan fildişne duyarliyken;
Geçmişin akademisinde sifirdan bir kiskançlikla;
Tabiatin sağduyusuna mantik kargasasinda buyur olduk!
Oluşumdan engebeli bir şiirselliğe hüzün yağdirdik!
Gururun siteme nikahindan başina buyruk kaliplaşmalara gebe olduk!
German yüzügüne kaygisizliğin kağnisinda serçe yillarini saydik!
İhanetin yorganini beş vakit anadil şiirsellesmesiyle yakaladik!
Bir bekleyiş, bir uyaniş akasya yamasina bir derleniş;
Affa intizam kuyruğunda dolandik!
Doğuşun utancina nimetler yağdi lakin kilpayi uçgur destaniyla yariştik!
Etik diyanetin hizasina her yalin kadehi imge evinde sulandirdik;
Boş bulunduk;
Ayiptan gayrete taniklik ettik;
Bir öykü sarmaşiğinda;
Kral soyunda tökezledik!
Saklambaç kalesine her bir yiğit bağdas kurduğunda;
Şaka uygarligina yilmayan aylarin göbeğinde;
Takattan yakaranlar misali;
Kaygan aşklar böbreğine;
Siğindik!
Sindik!
Sardalya ayibina;
Nakarat olduk!
Kahverengidir
Eden´in gözleri!
Turuncu akilda bile olsa merhametin yemini;
Tan vakti çığırdan çikan her gömleğe; Sarindik!
Sindik!
Sabaha açilan kazma kürek ihanetiyle;
Tarandik yillarin olgunun tarağıyla!
Taninmaksizin sindiğimiz yürekte;
Tarihin musikisinde;
Aindik!
Sancili bir şalvar akibetinden;
Sindiğimiz sefilliğin tacindan;
Taşindik!
Ìlion hürmetinde;
Rizamizda körkütük şarap akidesi yaşarken;
Masalperest tüzükten kanimizi saklarken;
Maşallah, ilahın kuyruğundan;
Silindik!
Saklandik varlığın tekmil hayalarina;
Bilindik ki akıldanda sükunet yargi yargicina;
Bilinmek istemezken varliğin surlarina;
Sarındık ikiliğin tökezlendigi mermer yazıtlara;
Bilinmemek için gurur perdesine;
Aklin yoldaslığına mistik olgular yağmadan;
Ìlion safağina gizlendik!
Bulmaca sararken emeğe!
Sindik!
Saklandik!
Arindik yalanan dudaklardan!
Yedi cüceler şehvetiyle;
Büzüldük!
Lisan çemberinde abdallik kaderine;
Serildik;
Amaca hürmet diye yinede;
Beş kefenin tahtina;
Sarpa saran aclığın yokluğunda;
Ìlion misafirhanesinde;
Kapalıçarsı yolluğuna;
Bir kurt koltuğuna,
Sarildik ayın yüzüğüne;
Shakespeare kardeşliğinden alindik;
Dergah aliminin servetine,
Ìslam perçemi altinda;
Düş yorganina hasret evcilliğimizde;
Sindik!
Saklandik!
Aklimizin dörtgen hacılığına;
Kumarbaz resmiyetinde sualden ırak;
Masaldan alim kan varken yokluktan;
Cesaret kalemiyle yufka alınganlıktan;
Yakarana biçare olmadan ihanetin tirnaği;
Sindik!
Sindik!
Sindik!
Sakaldan öte budaklanan sairliğe;
Ìnançtan mukaddes şakalara sarındık!
Sindik yinede;
Damaktan düşen servet tacina!
Ìlion haremine!
Kalem sihirbazları tartısından öteye yakınlık yoksa azizden yana;
Modasinda kılıbık;
Zifiri ayın sancisinda aylakliğa adakken akil;
Yanik bir ciğere sürgülendi zaman sinesi;
Saklandik!
Sindikkkkkk! ! !
Safağin belkemiği adına yinede erdemin gönlüne;
Can evine nakaratla sığındık!
Sindikkkkk! ! ! !
Sömürge felsefecinin engebeli mizacinda;
Kuşkusuzluğun seyrine;
Aklın dinine islama!
Ìslama! ! ! !
Sigindik; ; ; ;
Sindik! Yama olmamak uğruna kefenin zarina;
Safağin mantıktan aldığı film şeridine;
Sekvens yorumuna; ; ;
Ìslam kaderine! !
Sığdık!
Öz çekirdeğin merhametine;
Adaletin buyruğuna!
Sığındık! ! !

Hülya Eryiğit

26 Temmuz 2008 Cumartesi

Toprakla beslenen güneş



Güneş enerjisi toprağa basınç uyguladıkça toprak kendini iç kısımlara doğru sıkıştırır.

Yani güneş kovalayan, Topraksa kaçan oluyor.

İç kısımlara doğru sıkışan toprak ancak bir yere kadar kaçabiliyor, kürenin iç kısımlarında bulunan lavlara kadar.

Güneşin sıkıştırması neticesinde iç lavlara basınç uygulayan toprak içeriden lavların direnişiyle karşılaşıyor.

Çünkü lavlar ana merkeze daha fazla çekilemiyor.

Bu basınç uygulamasından bir patlama meydana geliyor, buda depremlere neden oluyor.

Yani iki kuvvetli enerji arasında kalan toprak kısım, bir çatlama, bir sarsıntıya gidiyor.

Güneş belli bölgeleri yediğinde yenen yerler verimsiz hale gelip tam bir çölleşmeye doğru gidiyor.

Artık bu çölden besin kaynağı yaratamayan güneşin yeni yerleşim birimlerine doğru ilerlemesi gerekiyor.

Aynı basıncı bu kez yeni bölgelere kaydırıyor.

Bir anlamda farenin ekmeği kemirmesi gibi.

Kenardan başlayıp ana merkeze doğru ilerlemek.

Nitekim güneşte böyle yaptı ve bir zaman yeşil alanlara sahip olan sahrayı çölleştirdi.

Daha sonra oradaki besin kaynağı tükendi ve Afrika’ya doğru bir açılıma girdi.

Bu açılım beraberinde doğal kaynakların tükenmesiyle birlikte hastalıklarıda beraberinde getirdi.

Ve şu anda tüm basınç olanca kuvvetiyle Afrika’ya uygulanmış vaziyette.

Güneş bir taraftan günlük besin kaynaklarıyla yetinirken, diğer taraftan uzun vadede yiyeceği alanları yerleşime açmak zorunda.

Bu bağlamda Atlantis yeniden doğuyor.

Yani Afrika kıtasında hayat bitiyor, diğer kıtalar sarsıntıya girmiş, kuzey ise yaşama daha yeni kucak açıyor.

Şu anda güneşin basıncı kuzeye ulaşmış vaziyette.

Bir başka deyişle Akdeniz iklimi kuzeye yerleşiyor.

Çöl iklimi ise Akdeniz’e, çölse yok olup canlılardan tamamen arınıyor.

Yani Afrika çölleşiyor.

Ne yazıkki insanlar bu tehlikenin farkında değil ve onlar biri birlerinin gırtlağına sarılmış vaziyette.

Yani bir taraftan güneş alttaki toprağı yerken, üzerindekilerde biri birlerini yiyor.

Buysa insanın tükenişe doğru gidişinin kanıtı sayılır.

Güneş suyla işbirliği yaparak ilerlediğini hissettiriyor, fakat insanlar bu mesajı alamıyor.

Fırtına ve doğal afetlerle bu mesajı veriyor.

Yani o bölgelerde artık yaşamanın zorluğu görülüyor.

Daha sonra bu bölgelerde sıkışanlar bir kaçışa girip, yeni doğmakta olan Atlantis’e yönelecektir.

Fakat Atlantis’in imkanları sınırlı, ne kadar insana kucak açabileceğini ise zaman gösterecek.

Önümüzdeki dönemde bu konu çok daha netleşecektir.





25 Temmuz 2008 Cuma

Atlantisin yeniden doğuşu


 

Burası kuzey Avrupa, İsveç, Ve Stockholm.

Yani kaybolan şehir, ATLANTÍS yıl 2010 ve kaybolan şehir yeniden doğuyor.

Stockholm paralel bir geçiş yaparakAtlantise dönüşüyor.

Kartalın pençelerini sökerek yeniden doğduğu gibi doğan şehir.

Stockholm ve Atlantis.

İklim değişikliğinin yeryüzünü kasıp kavurduğu bir anda ortaya çıkıyor Atlantis.

Ve dünya yeni bir dönüşüm başlatıyor, Atlantis’in doğusuyla.

İşlenmemiş hammadde, henüz dokunulmamış doğa, denizler, ve gölleriyle hayat daha yeni başlıyor Atlantis’te, yani Stockholm’de.

Mavi gözlü insanların yaşadığı, genetik yapısı henüz bozulmamış ülke Atlantis yani Stockholm.

İste deniz ve goller, işte doğa, işte mavi gözlü kızlar ve işte çalışıp hak edenin edindiği kazanım.

Sular yükselip dünyayı yutsa bile, Atlantis, yani Stockholm yüzen bir ada gibi suyun yüzeyinde kalmayı başaracaktır.

Çünkü bu şehir hem üzerinde yaşayan insanlarıyla, hemde coğrafi olarak bulunduğu yer açısından böylesi bir ödülü hak etmiş olmalı.

Üçüncü gözden bakmayı başarabilenlere işte kanıtı.

Ne mutlu onlara ki baktıklarına bakmakla kalmayıp, görebiliyorlar.

Göremeyenler ise bin yıl baksalar bile hala bakarlar.

Doğumunla birlikte hoş geldin zamanın Atlantisi,bırak diğerlerini savaşsınlar, bırak içten içe kendi kendilerini yesinler, borazanın ötmesi yakındır Atlantis.

Tam tam sesleri çok yakından geliyor.

Belliki acelesi olanlar var.

Hoş geldin gözüm benim.

 2008'de Zaman Koridoru'na bıraktığım bu iz, bugün geyiğin boynuzlarındaki ışıkla daha net görünüyor. Atlantis batmadı, sadece kuzeyin buzullarında uyanmayı bekledi

24 Temmuz 2008 Perşembe

Kara kalpaklı adam


 

Kuraklık öylesine vurduki memleketi, börtü böcek bile sığınacak gölge arıyordu.

Aynı anda kadınlı erkekli uzun bir kervan çölü geçmek üzereydi.

Herkes azığını vurmuş sırtına, bir an evvel çölden kurtulmaya çalışıyordu.

Fakat hepside can telaşesinde, kimsenin kimseyi düşünecek hali yoktu.

Hatta çocuğunu taşıyamayan annelerden çoğu çocuklarını yolda bırakmıştı.

Bu insanları çöle kendine güvenen bir gurup insan sokmuştu.

Bunlar çölü tanıdıklarını, bundan dolayıda nasıl geçileceğini bildikleriyle geridekileri ikna etmişlerdi.

Fakat çöl konusunda zerre tecrübeleri yoktu.

Sıcağın etkisiyle milletin ateşi başına vurmuş, umutsuzluk rüzgarı esiyordu.

Ve herkes olduk öleceğiz derken, dev gibi kalpaklı bir adam yaklaştı.

Bu öylesine büyük bir bedene sahiptiki, gölgesinde binlerce insan yürüyebilirdi.

Gölge yaklaştığında önce halka öncülük yapanlar koşup kendilerine sığınacak yer buldular.

Daha sonra herkes geldi fakat bir kısım insan dışarıda kaldı.

Bunlarsa güneşin altında yürüdüler hep.

Çıkışa yaklaşıldığında kalpaklı adam birden bire kayboldu, kaybolmasıyla tümden güneş altında kaldılar.

Güneş ise çölü kasıp kavuruyordu.

Şu anda ise olan yine aynısı, sıcaklar bastırdıkça gölgesine sığınacak kalpaklı adam aranıyor.

Fakat zamanın hükmünde kalpaklı adam yok, olmayacakta.

Sığınacak gölgede bulunamayacak.

Çünkü gölge adamı tembelleştiriyor.

Gölgede kimse düşünmeden kendi rahatına bakıyor.

Gölgede yer kapmış olanlar güneş altında kavrulanları çabuk unutuyorlar.

Gölgede hakkaniyet usülünce yaşamaya kimse yanaşmıyor.

Orada adil paylaşım yok.

Kalpaklı adam bunun için aranıyor, yani gölgede yürümeye alışık olanlar bulundukları mevziyi terk edip güneş altında yürüyenlerle yer değiştirmeye razı olmuyorlar.

Peki adaletmi bu?

Eğer ortaya çıkıp hak etmeyenlere hala gölgelik yapmaya kalkarsa, ilahi adalete nasıl hesap verecek bu kalpaklı adam.

Ayrıca o kadar geri zekalımıki bu adam, yan gelip yatmaya alışık olanlara gölgelik yapsın.

Şu andaki feryat güneşte kıçı yananlardan geliyor, diğerlerinden değil.

Çünkü diğerleri zaten gölgeye hiç girmemiştiki.

Hadi bakalım kalpaklı adam, geleceksen daha fazla bekletme şu garipleri.

Anadolu’da yoksullukla pençeleşen tüm insanlardır.

Emeğinden kazandığıyla doyuma ulaşamayanlardır.

Babasının olduğu maden ocağında iş arayanlardır.

Kızına çehiz alamamaktan dolayı kahrolanlardır.

Büyük şehirlerde çöplüklere çadır kuranlardır.

Yıllardır kim ne yaptı bunlar için?

Hiçbir şey diyorsan, tabiki güneş bu sefer ters yönden doğacak.

Çünkü sen öyle istedin.