22 Aralık 2008 Pazartesi

Kod adı 112 ve 212

Ínsan bedenini kırk yaşlarına kadar getiren bir kod numarası vardır, bu aynı zamanda o kişinin şemasını teşkil eder.

Biz buna kod numarası 112 diyelim.

Ínsanlar kırk yaş civarına geldiğinde asıl boyuta geçiş yaparlar ve burada kişinin sahip olduğu olgun tarafı bedeni devralır.

Buna da kod numarası 212 diyelim.

Kod 112 genç ve dinamiktir, bedenin sahip olduğu enerjiyi sarf etmede daha canlı davranır.

Ínsan bu dönemde kendine göre birçok iş yapar, bunlardan bazıları kişiye mantıklı gelirken, bazıları da boşa harcanmış zaman olarak değerlendirilir.

212 ise bedeni daha olgun bir boyuta çekmeye çalışır.

Ne zamanki 212 bedenin sorumluluğunu devralır, orada 112 öğrenme pozisyonuna geçer.

Yani 112, yi teşkil eden acemi taraf, 212,nin yanında çırak olarak işe başlar.

Sürekli onu dinler ve oda kendini geliştirmeye çalışır.

Bazı bedenler vardır bu iki kod numarasının uyumlu çalışması neticesinde daha ileri boyutlara gelirler.

Bazıları da vardır bedende bu ikilinin çatışmasını yaşarlar.

Bazı 112,ler hiçbir zaman yerlerini bedenin asıl sahibi olan 212,ye bırakmak istemezler.

Bunlar kendilerini bedenin asıl sahipleri olarak görürler.

Eğer 212 bedeni gönüllü bir şekilde devralamaz ise beklemeye geçer, yani 112,yi izlemeye alır.

Ve gün gelir onu en hassas noktasında sıkboğaz edip çelmeyi takar.

Bu sıkılan son kurşuna denk gelir.

Eğer bir kişi TV,kanallarını günbegün dolaşıp oralarda yalan yanlış vaaz veriyorsa, bu kişinin 112,sidir.

Çünkü 212 asla bu yola girmez.

Demek,ki bu kişilerde bir beden çelişkisi var ve bunu bir dengeye oturtamamışlar.

Bunlar ekranlarda alıp satar, önlerine gelenlerin kellelerini almaya çalışırlar.

Kendilerini olduklarından daha büyük göstererek eşsiz olduklarına toplumu inandırmaya çalışırlar.

Fakat perde gerisinden bunları izleyen 212,ler bunların 112,lerden olduklarını hemen bilirler.

Ve derler ki, bırakın bakalım nereye kadar gidiyorlar.

Bu 112,lerin her hangi bir sorumlulukları olmadığı için, çatışmayı sever, rakiplerine ne pahasına olursa olsun diz çöktürmek isterler.

Utanma, arlanma, sıkılma, geri adim atma gibi şeylerden hoşlanmazlar.

Bu kavramlar bunlara yabancıdır.

Karşılarına çıkan herkese aptal muamelesi yapar, en akıllı kendilerinin olduğunu sanırlar.

Fakat bunların 212,leri hep tetiktedir.

Ve gün gelir 212,leri bunları çok dar bir boğazda kıskaca alır.

Artık her iki orduda bir vadide buluşmuştur, burada kılıçlar çekilir ve Hamletin son sahnesine geçilir.

Bu iş daha fazla uzatılmamalı ve burada bitirilmeli.

Ve 112 bir TV, programında yine böylesi bir takışmaya girmişken, 212 bunun şahdamarından giriş yapar.

Ve bunu sıkboğaz yapıp konuşulan kanala kilit vurur.

Burada 112 kellesi kopmus tavuk gibi çırpınmaya kalkar fakat söylemek istediği lafları bir türlü sıralayamaz.

Çok zor bir duruma düşmüştür ve artık o kurt kapanına kısılmıştır.

Gırtlaktan asıl söylemek istediklerini çıkaramadıkça hırçınlaşır ve saldırıya gecer.

Hiç kimseye söz hakki vermeden yüksek sesli atışa geçer ve kontrolü tümden kaybeder.

Ve orada ilan edilirki, artık 112 diye birsinin bedende etkinliği kalmamıştır.

Bir insan bedeninde 212,nin bedenin sorumluluğunu devralması, o kişi açısından devrim sayılır.

Bu bir ülkeye cumhurbaşkanı olmaktan daha önemlidir.

Eğer bir bedende 212 hakimiyeti kurulamaz ise, kişi o hayatında çok az bir miktara çalışmış olur.

Yani kazancı koşup pabuç eskittiği yollara değmemiştir.

Eğer bir ülkede 112,ler 212,lere üstünlük sağlamış ise, o ülkede göz gözü görmez ve sistem el yordamıyla yol almaya çalışır.

Bunun tersine 212,ler duruma hakim olmuşlarsa, orada çok ciddi insanların muhabbetleri izlenir.

Bunlar karşılıklı saygı çerçevesinde tartışmanın daniskasını yaparlar.

212,lere yakışır şekilde yol alırlar.

Nitekim kişi 40 yaşlarına geldiğinde girdiği bunalımın nedeni budur.

Yani yumuşak geçiş yapamayan bedenlerin uğradığı zorluktur görülen.

Bir TV, programında gırtlağını kaptıran bir 112 bir daha belini doğrultamaz, fakat bunu anlayan sadece 212,lerdir.

112,ler ise bu işi fark etmez ve tuttukları takımın kaybettiği hissine kapılarak üzülürler.

En sonunda kim ne yaparsa yapsın bu hayatta olmazsa gelecek hayatta, oda olmazsa ötekinde mutlaka 212, hakimiyetini kurarlar.

Fakat kimilerinde bu çok uzun sürer.

Kimseleri dinlemeyen, en ufak bir eleştiride tahammül sınırlarını aşan, hoşgörüsüz olanlar istisnasız 112,liklerdir.

Bir topluma bunların hakim olması demek orada işlerin ne denli zor olduğunu göstermeye yeter.

Bana göre toplumdaki diğer tüm ayrılıklar yapaydır, asıl olansa bu kodların ayrılığıdır.

Bunun üstesinden gelmek zor işte.

Sonuç olarak derimki, gelin 212,ye açın kapıları.

Sakın ola 112 tuzağına düşmeyin.

 


28 Temmuz 2008 Pazartesi

Papucu delik kahinler



 
Sakalları yarı bellerine kadar inmiş olan kahinler, bir duvar dibinde sohbet ediyorlardı.

Feleğin darbesinden alın derileri sırım gibi olmuş, teri silmeye ellerde kalkacak kudret bile kalmamış.

Bunlar,ki nerede ne kadar yaşadılar, feleğin çemberini kaç kez döndüler sayamıyorlardı bile. Gelmişten gelecekten konuşurlarken, muhabbet iyice koyulaştı.

Ve bunlar etraflarında olup biteni unutup, meseleye iyice yoğunlaştılar.

Aradan bir zaman geçti atletik bir delikanlı yanlarından fırlayıp geçti.

Geçti geçmesinede kahinler geçişin farkına bile varmadı.

Hiçbir şey olmamış gibi muhabbete devam ettiler.

Çok zaman sonra delikanlı bir kez daha geçti yanlarından, yine fark eden olmadı.

Çünkü başını çevirip,te bakan bile olmadı.

Ancak üçüncüsünde kahinlerden birisi "kim bu yahu" dedi.

Diğerleride istemeyerek konuya yoğunlaşmıştı,ki delikanlı nefes nefese yanlarından geçiyordu,ki kahinlerden birisi

"Gel otur biraz delikanlı, azıcık nefeslen" dedi

Digerleride yazık falan dediler fakat olanları milim sapmadan biliyorlardı.

Sonunda delikanlı yanlarına geldiginde ayakta zor duruyordu.

Kahinler çocuğu iyice süzenden sonra birisi

"Kimsin necisin oğul, nedir bu sıcakta böyle koşmak? " dedi.

-Yolda gelirken ak sakallı bir pirle karşılaştım, bana on tur atmamı söyledi.

-Neyin karşılığında?

-Ancak o zaman içeri girebilirmişim.

Kahinler biri birinin gözüne bakıp "bu felek olmalı" dediler.

Çocuksa "hangi felek" diye şaşırdı.

-Çocuk daha feleğin kim olduğunu bilmiyor, şimdi buna nasıl anlatmalı,ki dedi kahinlerden biri. Diğerleride omuz silktiler.

Çocuğu yanlarına oturttular ve ona birşeyler anlatmaya başladılar.

Tam bu sırada çocuğun geç kalmasından huylanan felek kahinlerin yanına kadar geldi. Geldiğinde baktı genç delikanlıda orada.

-Koşuyu neden yarım bıraktın?

-Adım atacak mecalim kalmadı efendim, içim çöl sicağı gibi yanıyor.

-Sen bu kafayla zor elde edersin istediğini, şimdi var git yoluna deyip genci zebani gibi iki adama teslim etti.

Zebaniler genci alıp daha sıcak olan bir çöl sıcağına attılar. Genç delikanlı şimdi papuçları delinmiş vaziyette çölde maraton yarışına çıkmış vaziyette.

Ílion



 
Ìsveç yildizina bağlanmak ayiklanmaksa gururdan;
Onbeş kefen arzusundan karga biyiğindan fildişne duyarliyken;
Geçmişin akademisinde sifirdan bir kiskançlikla;
Tabiatin sağduyusuna mantik kargasasinda buyur olduk!
Oluşumdan engebeli bir şiirselliğe hüzün yağdirdik!
Gururun siteme nikahindan başina buyruk kaliplaşmalara gebe olduk!
German yüzügüne kaygisizliğin kağnisinda serçe yillarini saydik!
İhanetin yorganini beş vakit anadil şiirsellesmesiyle yakaladik!
Bir bekleyiş, bir uyaniş akasya yamasina bir derleniş;
Affa intizam kuyruğunda dolandik!
Doğuşun utancina nimetler yağdi lakin kilpayi uçgur destaniyla yariştik!
Etik diyanetin hizasina her yalin kadehi imge evinde sulandirdik;
Boş bulunduk;
Ayiptan gayrete taniklik ettik;
Bir öykü sarmaşiğinda;
Kral soyunda tökezledik!
Saklambaç kalesine her bir yiğit bağdas kurduğunda;
Şaka uygarligina yilmayan aylarin göbeğinde;
Takattan yakaranlar misali;
Kaygan aşklar böbreğine;
Siğindik!
Sindik!
Sardalya ayibina;
Nakarat olduk!
Kahverengidir
Eden´in gözleri!
Turuncu akilda bile olsa merhametin yemini;
Tan vakti çığırdan çikan her gömleğe; Sarindik!
Sindik!
Sabaha açilan kazma kürek ihanetiyle;
Tarandik yillarin olgunun tarağıyla!
Taninmaksizin sindiğimiz yürekte;
Tarihin musikisinde;
Aindik!
Sancili bir şalvar akibetinden;
Sindiğimiz sefilliğin tacindan;
Taşindik!
Ìlion hürmetinde;
Rizamizda körkütük şarap akidesi yaşarken;
Masalperest tüzükten kanimizi saklarken;
Maşallah, ilahın kuyruğundan;
Silindik!
Saklandik varlığın tekmil hayalarina;
Bilindik ki akıldanda sükunet yargi yargicina;
Bilinmek istemezken varliğin surlarina;
Sarındık ikiliğin tökezlendigi mermer yazıtlara;
Bilinmemek için gurur perdesine;
Aklin yoldaslığına mistik olgular yağmadan;
Ìlion safağina gizlendik!
Bulmaca sararken emeğe!
Sindik!
Saklandik!
Arindik yalanan dudaklardan!
Yedi cüceler şehvetiyle;
Büzüldük!
Lisan çemberinde abdallik kaderine;
Serildik;
Amaca hürmet diye yinede;
Beş kefenin tahtina;
Sarpa saran aclığın yokluğunda;
Ìlion misafirhanesinde;
Kapalıçarsı yolluğuna;
Bir kurt koltuğuna,
Sarildik ayın yüzüğüne;
Shakespeare kardeşliğinden alindik;
Dergah aliminin servetine,
Ìslam perçemi altinda;
Düş yorganina hasret evcilliğimizde;
Sindik!
Saklandik!
Aklimizin dörtgen hacılığına;
Kumarbaz resmiyetinde sualden ırak;
Masaldan alim kan varken yokluktan;
Cesaret kalemiyle yufka alınganlıktan;
Yakarana biçare olmadan ihanetin tirnaği;
Sindik!
Sindik!
Sindik!
Sakaldan öte budaklanan sairliğe;
Ìnançtan mukaddes şakalara sarındık!
Sindik yinede;
Damaktan düşen servet tacina!
Ìlion haremine!
Kalem sihirbazları tartısından öteye yakınlık yoksa azizden yana;
Modasinda kılıbık;
Zifiri ayın sancisinda aylakliğa adakken akil;
Yanik bir ciğere sürgülendi zaman sinesi;
Saklandik!
Sindikkkkkk! ! !
Safağin belkemiği adına yinede erdemin gönlüne;
Can evine nakaratla sığındık!
Sindikkkkk! ! ! !
Sömürge felsefecinin engebeli mizacinda;
Kuşkusuzluğun seyrine;
Aklın dinine islama!
Ìslama! ! ! !
Sigindik; ; ; ;
Sindik! Yama olmamak uğruna kefenin zarina;
Safağin mantıktan aldığı film şeridine;
Sekvens yorumuna; ; ;
Ìslam kaderine! !
Sığdık!
Öz çekirdeğin merhametine;
Adaletin buyruğuna!
Sığındık! ! !

Hülya Eryiğit

26 Temmuz 2008 Cumartesi

Toprakla beslenen güneş



Güneş enerjisi toprağa basınç uyguladıkça toprak kendini iç kısımlara doğru sıkıştırır.

Yani güneş kovalayan, Topraksa kaçan oluyor.

İç kısımlara doğru sıkışan toprak ancak bir yere kadar kaçabiliyor, kürenin iç kısımlarında bulunan lavlara kadar.

Güneşin sıkıştırması neticesinde iç lavlara basınç uygulayan toprak içeriden lavların direnişiyle karşılaşıyor.

Çünkü lavlar ana merkeze daha fazla çekilemiyor.

Bu basınç uygulamasından bir patlama meydana geliyor, buda depremlere neden oluyor.

Yani iki kuvvetli enerji arasında kalan toprak kısım, bir çatlama, bir sarsıntıya gidiyor.

Güneş belli bölgeleri yediğinde yenen yerler verimsiz hale gelip tam bir çölleşmeye doğru gidiyor.

Artık bu çölden besin kaynağı yaratamayan güneşin yeni yerleşim birimlerine doğru ilerlemesi gerekiyor.

Aynı basıncı bu kez yeni bölgelere kaydırıyor.

Bir anlamda farenin ekmeği kemirmesi gibi.

Kenardan başlayıp ana merkeze doğru ilerlemek.

Nitekim güneşte böyle yaptı ve bir zaman yeşil alanlara sahip olan sahrayı çölleştirdi.

Daha sonra oradaki besin kaynağı tükendi ve Afrika’ya doğru bir açılıma girdi.

Bu açılım beraberinde doğal kaynakların tükenmesiyle birlikte hastalıklarıda beraberinde getirdi.

Ve şu anda tüm basınç olanca kuvvetiyle Afrika’ya uygulanmış vaziyette.

Güneş bir taraftan günlük besin kaynaklarıyla yetinirken, diğer taraftan uzun vadede yiyeceği alanları yerleşime açmak zorunda.

Bu bağlamda Atlantis yeniden doğuyor.

Yani Afrika kıtasında hayat bitiyor, diğer kıtalar sarsıntıya girmiş, kuzey ise yaşama daha yeni kucak açıyor.

Şu anda güneşin basıncı kuzeye ulaşmış vaziyette.

Bir başka deyişle Akdeniz iklimi kuzeye yerleşiyor.

Çöl iklimi ise Akdeniz’e, çölse yok olup canlılardan tamamen arınıyor.

Yani Afrika çölleşiyor.

Ne yazıkki insanlar bu tehlikenin farkında değil ve onlar biri birlerinin gırtlağına sarılmış vaziyette.

Yani bir taraftan güneş alttaki toprağı yerken, üzerindekilerde biri birlerini yiyor.

Buysa insanın tükenişe doğru gidişinin kanıtı sayılır.

Güneş suyla işbirliği yaparak ilerlediğini hissettiriyor, fakat insanlar bu mesajı alamıyor.

Fırtına ve doğal afetlerle bu mesajı veriyor.

Yani o bölgelerde artık yaşamanın zorluğu görülüyor.

Daha sonra bu bölgelerde sıkışanlar bir kaçışa girip, yeni doğmakta olan Atlantis’e yönelecektir.

Fakat Atlantis’in imkanları sınırlı, ne kadar insana kucak açabileceğini ise zaman gösterecek.

Önümüzdeki dönemde bu konu çok daha netleşecektir.