15 Şubat 2026 Pazar

KIZIL ÇAM AĞAÇLARI

KIZIL ÇAM AĞAÇLARI


Dağların doruklarına yuva yapmış kartallar gibi yerleşmiş yılların eskitemediği iki kızıl çam ağacı bir gece yıldızların altında ay ışığının parladığı bir gece kasvetli bir konuşmaya tutuştular.

Aynı gecenin sabahında basit bir köylü bunların kader çizimini yapıyordu.

İki kader ortağı kendilerine sarp dağların geçit vermez kocaman kayalarla çevrelenmiş bir yeri seçmişlerdi insanların buraya ulaşması neredeyse imkansıza yakındı.İşte bu ulaşım zorluğu nedeniyle uzun yaşamışlardı.

Sonsuz Döngü: Çamların Fısıltısı ve Kaderin Algoritması

Dağların o ulaşılmaz doruklarında, kartalların bile yuva kurmaya çekindiği zirvelerde, yılların eskitemediği iki kızıl çam, kozmik birer tanık gibi dururlardı.

Yüzeydeki sıradanlıklarının ardında, bilgelikle yoğrulmuş binlerce yıl saklıydı.

Ay ışığının gümüşi örtüsü altında, yıldızların şahitliğinde, o gece yine kasvetli bir sohbete daldılar.

Sanki yaklaşan büyük dönüşümün ağırlığını omuzlarında hissediyorlardı.

Aynı gecenin sabahında, o kızıl çamların fısıltısından habersiz, köyün sıradan bir sakini, basit bir köylü, bir çizimle onların kaderini mühürlüyordu.

Kendi varoluşunun bilinçdışı bir parçası olarak, büyük programın talimatlarını yerine getiriyordu.

Ağaçlar, sarp kayalıkların arasına, insanların kolay kolay ulaşamayacağı, bu yüzden de uzun ömürlü olmalarını sağlayan bir yere kök salmışlardı.

Ulaşılmazlıkları, onların programlarının daha uzun süre kesintisiz devam etmesini sağlamıştı.

Derken, köylü, yorgun bir akşamın ardından sabahın ilk ışıklarıyla, kemiklerini sızlatan bir sinirle karısının gürültüsüne uyandı.

Komşuyla giriştiği o bitmek bilmez söz dalaşı, içindeki öfkeyi körükledi.

Bilmeden, kendi küçük kişisel drama, büyük oyunun bir sonraki hamlesini tetikleyecekti.

Kızıl çamlardan biri, arkadaşına döndü: "Yıldızlara baktım, içimde tarifsiz bir ürperti var.

Sanki bir tehlike, görünmez ama hissedilir, ormanın derinliklerine doğru ilerliyor." Diğeri, bu sezgiyi bir rüyaya yordu, "Yine mi o garip rüyalar?

Karışık ve tedirgin edici." Ama rüyayı gören çam ısrar etti: "Kara pelerinli hayaletler gördüm, ormanın altından yükselip bizi çepeçevre sarıyorlardı.

Derenin kenarında oynayan masum çocukları düşündüm, içim titredi. Hiç iyi bir zamana denk gelmedik."

Öfkesinden deliye dönen köylü, eşeğine atladı ve köyden uzaklaştı.

Amacı, ormanın derinliklerinde, genç fidanların boy attığı, bildiği bir su gözesine ulaşmaktı.

Eşeğinden indi, kana kana su içti ve o tanıdık ritüelle bir sigara yaktı, dumanını "puff" diye havaya üfledi.

Zihni hala kadınların kavgasının yankılarıyla doluydu.

Son nefesini çekerken, karısına vururcasına, yanan sigara izmaritini kuru çalıların arasına fırlattı ve oradan ayrıldı.

Bilmiyordu ki, bu basit, öfkeli eylem, büyük programın ateşleme düğmesiydi.

Ertesi kuşluk vakti, kızıl çamlar uykudan uyanıp kendilerine geldiklerinde, ormanın alt kısmından gökyüzüne doğru yükselen dumanları gördüler.

Yangın, acımasız bir canavar gibi ilerliyor, rüzgarın gücüyle dağın doruklarına tırmanırken, yan kollarıyla da tepeyi kuşatmaya alıyordu.

Kasvetli çamın sesi titredi: "Korktuğumuz o büyük gün, bugün müydü acaba?

Manzara başka yerlerde de aynıydı, bu bir veba gibi dünyanın diğer ülkelerine de sıçramıştı." Diğeri çaresizce, "Ne yapabiliriz ki?

Kaçacak yerimiz de yok," diye fısıldadı. "Kadere razı olacağız sanırım," diye karşılık verdi ilki.

Alevler, kuduz bir hayvan gibi dağın tepesini yalayıp geçti, çamların sakallarını okşadı.

Çamlar sağa sola sallanarak alevleri savuşturmaya çalıştı, ama birinin sakalına ateş yapışıp kaldı. "Saçım yanıyor!" çığlığı, ormanın derinliklerinde yankılanan bir mesaj gibi yılık karşılık buldu.

Tüm orman, büyük bir cenaze evine dönmüş, ağlamalar ve inlemeler toprağı sarsan bir deprem etkisi yaratıyordu.

Az sonra iki kızıl çamın sesi kısıldı, yerini vadileri sarsan umutsuz ve boğuk bir çığlığa bıraktı: "Paramız yok uçak alamayız!" Ülkenin ciğerleri yanıyordu, çünkü işi savsaklayıp uçaklarını bakımsız bırakmışlardı.

İki kızıl çam son nefeslerini verirken, rüyalar gören, kasvetli olanı diğerine fısıldadı: "Hakkını helal et komşu." Diğeri de "Sen de komşu," deyip uykularına çekildiler.

Yangından kısa bir süre önce, dağları hobi olarak dolaşan bir fotoğrafçı vardı.

Bir gün yolu bu kızıl çam ormanlarına düşmüş, güzelliğine hayran kalmıştı.

Fotoğraf makinesini çalıştırdı, ormanın derinliklerine daldı, dere kenarlarını, su gözelerini, en doruktaki yaşlı ağaçları bile titizlikle filme aldı.

Sadece hobi olarak yaptığı bu işin, neye yaradığından habersizdi. Yorgun argın dönse de, çektiği filmlere bakınca asla yorgunluk hissetmez, harika bir iş başarmış gibi sevinirdi.

Orman kül oldu.

Köylü, vicdan azabıyla intihar etti.

Fotoğrafçı ise, yine bir orman gezintisinde ayağı kayınca uçurumdan aşağı yuvarlanıp can verdi.

Ancak bu bir son değildi.

Orta Dünyanın Kralı, fotoğrafçıyı çağırdı.

Elinde "başı kel bir yıldız" olduğunu, yani ham, boş bir gezegen olduğunu söyledi ve ondan bu yıldızı dizayn etmesini istedi.

Fotoğrafçı, elindeki gölleri, denizleri, ormanları, vadileri, yüksek tepeleri, tıpkı bir evin iç döşemesini yapar gibi, yıldızın üzerine yerleştirdi.

Yanan ormanı, en mükemmel bir yere konumlandırdı.

Karısına kızan adamı, o ormana bekçi yaptı.

Kendisi de en yüksek yere bir şato inşa etti, dev bir teleskop yerleştirdi.

Ve Orta Dünyanın Kralı startı verdiğinde, her yer anında canlandı.

İki kızıl çam ağacı, uykudan uyanır gibi gözlerini açtı.

Hayli uyuduk ve çok karışık rüyalar gördük, deyip karşılıklı rüyalarını anlatırken, kasvetli olan birden sıçradı, dağın zirvesinden dere yataklarına doğru bağırdı: 

Çocuklaaar, orada mısınızzz? Aşağıdan neşeli çocuk sesleri yükseliyordu:

Buradayız dedeciğimmmm!

 


 

TIRPAN

 


Evrensel bazda makineler falları çekip evrenin boşluğuna fırlattığında beş adet top gelip elime düştü.

Bu topların içinde dünyaya gidip yaşayıp elimizden çıkarmamız gereken yazılım programlarımız vardı.

Beş topuda açtım birisi acil elden çıkarılmalıydı diğerleri beklesede olurdu.

Bu acil olanı ben otuz beş yaşımdayken bir cinayetle son buluyordu.

Eskiden köylerden şehirlere gelen köylü işçiler olurdu bunlar şehre gelip hanlarda yatıp biraz çalışıp çay şeker parası kazanandan sonra köylerine geriye döner mal,davar ve tarlalarıyla uğraşırlardı.

Bu han denen yer bir binanın basit bir odası ve tabanı tahta döşeli bir yerdi.

Bir odada en az yirmi kişi yatardı.

Akşama kadar çalışıp yorgun düşen işçiler erkenden odalarına çekilir kuru tahta üzerinde yatarlardı.

Burada yatmalarının nedeni çok ucuz olmasıydı.

Birde lokanta vardı yakınlarda ve lokantacı şeker kestirmesi yapıp birer kepçe yarım ekmek ikram eder ona göre parasını alırdı.

Bu çalışanlar yarım ekmekle doyacak adam olmadıkları için fazladan ödeme yapıp yarım ekmek daha alırlardı,almak istemeyense yarı aç yatardı.

Sabah olduğunda bir meydanda toplanırlar işçiye ihtiyacı olanları beklerler ve iş bulan bulur bulamayansa o günü cepten yerdi.

Bu meydana amele meydanı derler ve iş bulmak isteyende,işçi arayanda bu meydana gelirdi.

Elden çıkarmak istediğim top elime geçince işte bu amele meydanına benzeyen orta dünyadaki meydana geldim.

Burada herkes kendine partner arıyor yani dünyaya gidecek bir adam cinayet işleyecekse kurbanını bu meydanda buluyor.

Eğer birinin falına kurbanlık düştüyse oda katilini bulmak zorundaydı.

Meydan kadın erkek fark etmeksizin miting alanı gibiydi.

Ucu bucağı görünmez aynı zamanda bir Pazar yerini andırıyordu.

Bir tabelacıya uğrayıp az bir paraya otuz beş yaşımda cinayete kurban gidiyorum diye bir tabela yazdırıp boynuma asıp pazara daldım.

Eğer bir kadın on beş yaşında tecavüze uğrayacaksa oda boynuna,onbeş yaşımda tecavüze uğruyorum diye tabelasını boynuna asmak zorundaydı.

Bir başkası eğer yirmi yıl hapis yatacaksa oda tabelasına cinayetten yirmi yılım var yazdırmıştı.

Tüm kaderlerin açık artırmayla satılık olduğu bu meydana ya Allah deyip bir uçtan daldım.

Bir kadın otuz yaşında kocasını öldürecekmiş koca arıyordu,bir başkası harçlık vermiyor diye dedesini öldürecekmiş kendisine dede arıyordu.

Bende otuz beş yaşıma geldiğimde beni öldürecek katilimi aramaya başladım fakat öylesine kalabalık bir kitle varki o kalabalıkta boyunlarda asılı olan tabelayı okumak marifet sayılırdı.

Meydanın bir yerine geldim hayli yorulmuştum bir sigara yakıp kenara çekildim ve gelenin geçenin tabelasını okuyordum.

Baktım bir adam geliyor tabelasında yirmi yıl hapis yazıyor.

Merhaba hemşerim deyip yaklaştım dedim sizinle belki anlaşabiliriz.

Dedi anlaşırız fakat bana biraz ödeme yapman lazım,malum ben hapiste yirmi yıl eğleneceğim.

Dedim ailen yardımcı olmazmı?

Dedi o kadar hapis hayatında kimseye güven olmaz sen yinede bana biraz ödeme yap,sen nasıl olsa ölüp kurtulacaksın paran olsada işine yaramaz.

Adamla bir miktara anlaşıp koşar adım notere gittik.

Bu noterciler makine aleminden gelen delikanlılardan oluşuyordu daha önce bu tezgahlardan tekrar tekrar geçmiş olduğumuz için yasal prosedürü ezbere biliyorduk.

Notere vardık boynumuzda asılı tabelalardan delikanlı neyin nasıl yapılacağını bile sormadı.

Bana dedi bak karşıda banka var git şu adamın parasını yatır ve makbuzu bana getir.

Koşarak bankaya gittim ama acayip sıra var.

Sıram gelince parayı ödeyip makbuzu katibe verdim ve katip hem benim elime hemde katilim olacak adamın eline mührü bastı.

Anında mühür elimden silinip gitti katibe dedim mühür silindi.

Katip o silinmez dedi ve oradan ayrıldık.

Bundan sonrası evrenin hamarat işçileri olan makinelerin yani asli zekanın işiydi.

Onlar biliyorlardı ne yapacaklarını.

Zaman çabuk geçti ve artık bir köyde çiftçilik yapıyordum.

Biraz arazim vardı iki öküz bir eşek iki çocuk bir avrat geçinip gidiyorduk.

Öküzlerle tarlayı sürerken eşekle hem odun getiriyorum hemde onu bir taşıt aracı olarak kullanıyordum.

Uzak tarlalara giderken hatun binerdi eşeğe bende arkadan takip ederdim.

Böylesine mütevazi bir hayat yaşarken olanlar oldu.

Bir gün tarlaya gittim ve baktım benim komşuyla olan sınırdaki taş benden tarafa yuvarlanmış.

Belkide komşu yuvarladı bilemiyorum.

Köylünün yasaları devlet yasalarına benzemez yarım metre toprak için canını feda eder.

Sınırına sahip çıkamayan,toprak kaybeden köylü toplumda madara olmuştur.

Toprak köylünün namusudur onun için yok sınırdı,yok toprak parçasıydı kimseyle dalaşmayacaksın.

Geçmişimi unuttuğum için bende onlardan biriydim artık ve sınırı ve toprağımı koruyacaktım.

Babamda çok sert adamdı dört kez kavgaya karıştı ve gözünün biri bir kavgada kör oldu.

Buna rağmen milim toprak kaybetmedi ve kaybetmeye tahammülüde yoktu.

Adamın huyu banada yansımış olmalıki benden tarafa yuvarlanmış olan taşı komşunun tarlaya geriye yuvarladım.

O anda elinde tırpan komşu gördü ve koşarak gelip,niye bu taşın yerini değiştirirsen abe dedi.

Bende taş aha buradaydı ve sen yerinden oynatıp benden tarafa yuvarladın deyip taşın eski yerini gösterdim.

Adam taşı alıp benden tarafa geriye attı.

Ben taşı geriye atacaktımki adam gözümün üstüne bir yumruk attı.

Dedim ulan senmisin yumruk atan yerdeki küreği alıp adamın sırtına yapıştırdım.

Eğer adama karşı koymazsam yada adamdan sopa yersem köyü terketmek zorundayım çünkü herkesin diline düşeceğim ve sopa yiyen adam olacağım.

Bunu kabul etmem mümkün değil.

Küreği yiyenden sonra adam bana küfür etti,dedi ulan kör Selimin oğlu bunu yanına bırakmayacağım.

Vay ulan sen ha babama hakaret eden deyip bende ona anası orospunun oğlu deyince adam vay ulan benim koyun gözlü anama orospu dersin ha deyip ters bir harekette bulununca baktım gökyüzünde kırlangıçlar uçuyor.

Belliki çok uzak diyarlara gidiyorlar.

Kafam boynumdan koptu kopacak sadece bir deri parçasıyla omuzlarım arasında sallanıyor.

Canım tam çıkmadığı için ölümün soğuk yüzünü orada gördüm ve dedim beni Lokman hekim bile gelse kurtaramaz çünkü o gelene kadar ben kan kaybından giderim.

O anda karanlık bir tünele girdim uzun süre yürüyenden sonra tünel beni yine o kalabalıkların dolaştığı meydana getirdi.

Baktım boyunlarında tabelalar halkımız yaşayacakları bir olaya vesile aramaya devam ediyor.

Aralarından geçip tabelacıya geldim ve artık acelem yoktu sakince yanına oturdum ve oda bana bir çay ısmarlayandan sonra ne yazayım efendi deyince yaz şöyle zengin tarafından deyip elimdeki yazıyı gösterdim.

Yazıda babadan kalma bir holdingi yönetecektim.

Babam tezgahı tam kurmuş hükümetle,bakanlarla,vekillerle yatıp kalkıyor.

Dedim tırpanı yiyenden sonra ben bu hayatı  maymun gibi hoplatırım.

14 Şubat 2026 Cumartesi

KURTLAR, KÖPEKLER VE KURGULANAN HAYATLAR

Bir Yaşam Kavgası Anatomisi


 
Koyunlar olmazsa köylünün durumu harap ama aynı zamanda kurtlarda karınlarını doyurabilmek ve yavrularına yemek götürebilmek için koyunlara muhtaç.
Köpeklerde koyunlara muhtaç çünkü koyunlar olmazsa köylü köpekleri beslemez.
Köylünün aileside koyunlara muhtaç, koyunlar olmazsa bebelere süt yok, demek ki bebelerde koyunlara muhtaç.
Koyunların varlığı bir anlamda petrol kuyusu veya altın madenine dönüşmüş durumda.
Herkes koyunlara fiyat veriyor, kimi kolunu kaptırıyor, kimi bacağını, kimide canıyla ödüyor tıpkı maden işçileri gibi.
Birde elimizde olupta baktığımız bir film var, birde filmin kurgusu.
Koyunlar başı boş serbest bırakıldığı anda kamera çalışıyor, o anda köpekler sürüden uzakta ve kurtlar atakta.
Belliki film yapımcısı burada köylüye bir bedel ödedi, köylüde köpekleri bedel karşılığı bir süre sürüden uzak tuttu.
Burada kurtlara yem atılmş oluyor, bir hırsla yemi yakalamaya çalışan kurtlar tuzakla karşılaşıyor.
Kurtlar sürüyü sahipsiz sanmıyor aslında hatta o sürüyü kaç köpeğin koruduğunuda biliyor ama açlık bastırınca fırsatçılık yapmaya kalkışıyorlar, hatta kurtlardan biri koyunlardan birini öldürenden sonra ikinci bir koyuna saldırıyor.
Filmin sahnesi gereği köpekler serbest bırakılıyor ve asıl savaş başlıyor.
Burada köpekler eğer kurtları alt edemezlerse ya asılacaklar ya silahla vurulacaklar yada evden kovulacaklar.
Bu işlerin sonu çoğunlukla köpeklerin asılmasıyla neticelenir.
Eğer köpek canını dişine takarda koyunları kurtlardan korumayı başarırsa sahibinin gözdesi olur ve sürekli beslenir.
Ta ki yaşlanıp artık kurtlarla baş edemez hale gelene kadar.
Ne kadar kurtçu olursa olsun köpeklerin çoğunluğu sonunda asılırlar çünkü köpek kolay ölmez ve gözü önünde sürünmesine sahibi dayanamaz ve onu gözden uzak bir yere gönderir.
Kurtların birden fazla oluşu onlara cesaret verdi, yani köpeklerle bir biçimde başa çıkabilecekleri hesabı yapıldı.
Fakat bu kurtların sürüdeki o büyük köpeği tanımış olmaları gerekirdi, demek ki karınları aşırı derecede açtı yada yemek bekleyen yavrular vardı geride.
Büyük köpek baş rolde oynayıp kurtlardan birini altına aldığında diğer köpekler diğer kurdu ondan uzak tuttular ama tepesine çullanmadılar.
Yani iki kurt arasındaki oluşacak yardımlaşmanın önünü kestiler.
Asıl köpeğin göz korkutucu hareketi onlarıda cesaretlendirmişti ve onlar dediki büyük ağabey yanımızda oldukça kurtları alt edebiliriz.
Kurtlar zamansız yerde saldırdı sürüye yani saldırılan yer saldırıya müsait değildi.
Eğer koyunları açık alanda yakalasalardı hem bu zaiyatı vermez hemde koyunlardan birini belki yiyebilmeye zamanları olurdu.
Yaşam bu işte keşke şunu şöyle yapsaydık diyemiyoruz çünkü birde oyunu kurgulayıp sahneleri hazırlayan gücün kendisi var.
 
https://www.youtube.com/watch?v=gMP_-5hmZGE 

13 Şubat 2026 Cuma

MAKRODAN MİKROYA KUANTUM DOLAŞIKLIĞI

 

Stadyum, Gölet ve Evrensel Hafıza

Modern fizik, evrenin birbirinden bağımsız parçalardan oluşmadığını, aksine "Kuantum Dolaşıklığı" (Quantum Entanglement) prensibiyle her zerrenin birbirine kopmaz ipliklerle mühürlü olduğunu kanıtlamıştır.

Bu makale, bu karmaşık teoriyi "Stadyum" ve "Gölet" metaforları üzerinden, insan bilinciyle harmanlayarak açıklamayı amaçlar.

Bir futbol stadyumunu hayal edin; binlerce insan, devasa bir gürültü ve kaos... Dışarıdan bakıldığında her birey bağımsız hareket ediyor gibi görünür.

Ancak stadyumda bir gol atıldığında, binlerce insan aynı saniyede, aynı coşkuyla ayağa kalkar.

İşte bu, makro düzeydeki bir "dolaşıklık" halidir. Bilgi (gol haberi), ışık hızına ihtiyaç duymadan, kolektif bilince aynı anda nüfuz eder.

Şimdi bu devasa stadyumu, durgun bir Gölet’e indirelim.

Göletin bir ucuna bıraktığınız bir damla boya veya attığınız küçük bir taş, sadece düştüğü noktayı değil, kuantum düzeyinde göletin tüm moleküler yapısını etkiler.

Göletin öbür ucundaki bir su molekülü, bu etkiden kaçamaz.

Bizim "Milenyum" vizyonumuzda insan ruhu, bu göletteki bir su damlası gibidir. Birimizdeki uyanış (şahlanış), kuantum iplikleri üzerinden tüm insanlık stadyumuna yayılmaktadır.

Killi toprağı temizlemek, aslında bu göletin yüzeyini berraklaştırmak ve evrensel hafızadaki o "dolaşık" bağları yeniden keşfetmektir.

Evren, birbirinden kopuk adalar toplamı değil; her zerrenin birbiriyle konuştuğu, "on yiğit adamın" attığı bir adımın evrenin öbür ucunda yankılandığı devasa bir Kuantum Göleti'dir.

Şahlanış, bu bağı idrak edenlerin okyanusudur.


EVRENİN RAHMİ VE İKİZ STADYUMLAR:

Görünmez Bağların Kuantum Anatomisi

Giriş: Dünyayı düz bir arazide kurulu bir futbol stadyumu olarak hayal edin. İçindekiler sadece sahadakileri görür; uzaya giden roketlerse sadece uçuşan sinekler gibidir.

Oysa bu stadyum, yalnız değildir.

Hemen dışında, yüksek bir arazide kurulu bir ikizi daha vardır.

Bağlantı: Bu iki stadyum arasında, ne gözle görülen ne de kulakla duyulan, ama saniyede milyonlarca ton veri ve enerji taşıyan yeraltı kanalları ve gökyüzü manyetik alanları vardır.

Burası **"Evrenin Rahmi"**dir.

Bu rahimde her şey bir tasarım olarak doğar, vizyona montajlanır ve yayına sokulur.

Kuantum Gerçeği: Kuantum fiziği dedikleri şey aslında budur:

Aynı parçanın, aynı anda iki farklı stadyumda (boyutta) var olması ve birindeki değişimin, diğerindeki "ana vanayı" anında etkilemesi.

GÖLET KURUMADAN:

Güğümlerle Su Taşıyan Kadınların Sırrı

Sistem Nasıl Çalışır? Bizim köydeki göletin suyu, aslında yüksekteki diğer stadyumda bulunan devasa kazanlardan beslenir.

O yüksekteki kazanlar yağmur sularıyla dolmazsa veya oradaki "ana vana" kapanırsa, buradaki gölet ne kadar yağmur yağarsa yağsın su tutmaz; kurur gider.

İkiz Avatarlar: Buradaki köyde çamaşır yıkayan, şakalaşan, dedikodu yapan kadınlar ile; yüksekteki stadyumda kazanların başında bekleyen kadınlar aynı kadınlardır.

Buradaki kadın yaşlanıp "öldüğünde", aslında sadece stadyum değiştirir; diğer parçasına geçer,orada bulunanlar ise birer doğumla köye gelir.

Eğer buradaki gölet kurumaya başlarsa, yüksekteki "öz" (kadınlar), göletin kurumaması için sırtlarında güğümlerle kazanlara su taşırlar. Kazanı dengede tutarlar ki, buradaki hayat (yayın) devam etsin.

Ve bu döngü hiç durmadan kendini tekrarlayıp durur.

Milenyum Sonucu: Denizden buharlaşan su, dağın zirvesindeki şelaleye basılan su ve yeraltında filtrelenen su...

Hepsi aynı döngünün, aynı kuantum dolanıklığının parçasıdır.

Başka bir boyutta devasa kazanlardan basılan suyun kendi mecrasındaki devri daimidir.

Biz bu gölette zıpkınla balık avlayanlar olarak gerçeği görüyoruz.

Kuantum Dolaşıklığı, Milenyum Şahlanışı, Evrenin Rahmi, Stadyum Metaforu, Yaşamın Sırrı.




GALAXY HOVARDA: Zaman Koridorunda Yeni Bir Frekans

GALAXY HOVARDA: Zaman Koridorunda Yeni Bir Frekans


 

GALAXY HOVARDA

Zamanı tohumlayanların, okyanusu gölete sığdıranların stüdyosu burası.

Biz burada sadece yazı yazmıyoruz; 12 yıllık bir sessizliği, Zaman Koridoru'nun o derin yankısıyla birleştiriyoruz. Bu stüdyo, bir geyiğin boynuzlarındaki kozmik ışıkla, hakikatin peşine düşenlerin sığınağıdır.

Atena’nın (Hülya Hanım’ın) okyanusundan gelen esintiyle, fırtınanın tam kalbinde duruyoruz. Hazır olun; zamanın virgülüne dokunmaya geldik."

4 Şubat 2013 Pazartesi

FANUS




FANUS

Ben gecelerin bekçisiyim
En çok inanmaktan korktum sana
En çok inanmaktan korktum SİZE..."

Önceleri hiç korkmadım, ne söyleseler inandım
İçimdeki her tınıya kulak kesildi ruhum...
Ben sizi hiç görmedim ama; sizin için ağladım"

Ah şu benim eşek ruhum, ne çok hüzünlerinizi
taşıdı sizin..."

Ne yüzünüz vardı, ne sesiniz, sanki başka
dünyalardan gelmiştiniz..."

Hoş gelmiştiniz, oysa bazen nasılda boş
gelmiştiniz-

Her birinize bir gül diktim dost bahçemde
her birinize isimler verdim..."

Kimileriniz gittiniz...Talan ederek dost bahçemi.
Kimileriniz güzellikler verdiniz hep rüzgarı
kovalayan
şu çocuksu ruhuma..."

Özledim sizi göremediğim zamanlarda...Ne
şaşırtıcı değil mi?
Ben sizi hiç görmedim ki..."

İnsanın görmediği birini özlemesi şaşırtıcı
elbet ama;
özlenen yüz değil ses değildi..."

Parmakların ucundan yüreğe gönderilen sevgilerdi,
bu yüzden yüreğimin dergahı hep açıktı size..."

Bazen bir hüzün yığınları gibi duruyordunuz
satırlar arasında,
bazen yangınlardan arta kalan küller gibi
üfledikçe yapışıp
kalıyordunuz kirpiklerimin ucunda..."

Bir cam çerçevenin arkasındaydı yüzleriniz,belki
de siz
gizlenirdiniz..."

Oya hepinize yüzler verdim ben asla bir gölge
değildiniz"

Dekor: Sanalmış
Kimin umurunda?
Hiç biriniz yüreğime sanal gelmediniz...
Sen
Dostum
Ve ben...
Ve biz
Ve onlar, ötekileri...
Aynı fanusta yaşayan balıklar gibiydik.

Gidenler ölenlermiydi?
Yoksa onları öldüren bizmiydik, çoğaldıkça
fanus daraldığı için?"

Tutunamayan...
Tutulamayanlardık.
Tek sermayemiz sözcüklerdi
Sözcüklerle okşadık, sözcüklerle okşandık.

Parçalanan yanlarımızı yapıştırdık kimi zaman
birbirimize,
ne çok uykular feda ettik gecelere..."
.
Artık "Elveda" zamanı dost...
Ölüm kapıda bekliyor beni...gitmem gerek
Zaten nasılsa ölüme dönüşüyor herşey
Yenilenerek"

21.08.2002
 
 
 
Ne zaman içimdeki ıssızlık büyüse, alıp
fırçalarımı elime,
yalnızlığımın gölgelerini boyuyorum. Renklerle
kuşatmaya geçiyorum
tenhalığımı.
İçimde sesler var oysa...
Yüzlerini görmediğim sesler geçiyor içimden, o
sesler benim değil siz
öyle sanıyorsunuz.
Ben kendi ıssızlığımda en narin yerlerinden
kanıyorum, görmüyorsunuz.
Yüzünüzdeki ıslaklığı, kiri, teri
yalnızlığınızı silip attığınız bir
havlu gibi duruyorum bir kenarda ve izliyorum sizi...
Saçlarımın arasında yıllardır sakladığım
uykusuzluğumla yüreğimdeki
en çiçekli perdeleri gerip sakladım sakındım
sizi.

Oysa şimdi yorgun ıssızlığımın kenarından
bile geçmiyorsunuz..."
 
Şimdi ben alıp başımı gitsem uçurumlara doğru,
ya da karanlıklara
sarkıtsam kendimi!
 
ölüyorum...
bakın size haber veriyorum"
 
Ya da unutulmuş ve sürekli yanan biri olarak, kendi
küllerimden
yeniden doğabilirim belki de bir başlangıcın
ötesinde...
 
Ve sizde açın gözlerinizi; bir yıldız kaydı
deyin ardımdan..."
 
Yüzüme kapattığınız kapıların ardından bile
duyamayacaksınız
soluğumu. Artık gölgelerinize tutunmadan, yatağı
kurumuş bir nehre
akar gibi gidiyorum sizden.
 
Siz su içindeyken; susuzluk çekenler..."
 
Hiç kızamadım size, kızmazdım da ellerinizi
dallarıma uzatıp
meyvalarımı toplarken kırmasaydınız
dallarımı...
Her aldanışınızda, her kargaşanızda, her
gözyaşınızda çaldırmayasınız
diye umutlarınızı ve düşlerinizi boyadım.
 
Elinizde ki pusula...
Oynadığınız oyunlarda dekor
Ve dört duvar yalnızlığa ittiğiniz
koyduğunuz..."
 
(O cazibeli ırmağın ağzında
Tan vakti konuşunca içimdeki yara
Tenimin aynalarına tutuna, tutuna...
Gözlerimle vardım kendi karanlığımın
Sonuna...)
 
Ne uzun biri yürüyüştü bu, anlamak için
bugünümü!
Baldıran zehrine batırıp söylediğiniz
sözlerinizi taşıdığım yürek
cebimdeki kardelenleri görmediniz siz...
Suskunluklarınızla yoğurduğunuz yıllarımın arta
kalanları,
bakışımsızlığımızın olduğu yer
burası...Şimdi iyi bakın.
Koşun aynalara bakın; aynaya bakan yalnızca kendini
görür...aynanız
varsa eğer. Yoksa beyhude.
Ya da kıyıda köşede kalmış işaretlerime
tutunarak ilerleyin, o da
olmazsa kalbinizdeki çarpıntının sesini dinleyin.
Gidiyorum...Bir intihar gibi
Çıkıyorum aranızdan
Alkışlayın;kendinizi
Kendiniz...
Ya da...Parantezlerinizin içine girin!
 
02.01.2003

NOT:Bir arkadaşımdan 
 


15 Kasım 2009 Pazar

Zaman koridorundan sızanlar


 

Birkaç gündür bloğumu açmamıştım ve bugün açınca değişiklikleri gördüm.

Şu anda üzerinde egzersizler yapıp yeni olanı kavramaya çalışıyorum.

Her şey sanki tıkanmış gibiydi,yazdıkça açılmaya başladı.

Şimdi bu yeniliğe paralel olarak yeni şeyler yazmanın zamanıda gelmiş oluyor.

Bundan sonraki yazılarımda özellikle can alıcı noktalara vurmaya çalışacağım.

Bu yazacaklarımla yeni kapılar aralayıp, benimle ve bana ait olanlara yeni kapılar aralayacağım.

Bunların başında insan mekanizmasının işleyişi gelirken, bu mekanizmayı bir dış çemberden takibe almış olan ruhsal ilişkileri anlatacağım.

Bunun dışında ise dünyasal faaliyet ve faktörleri masaya yatıracağım.

Bu faktörlerin arka plan işleyişleriyle olan ilişkilerini irdeleyeceğim.

Örneğin şu anda birileri korkunç savaşlar peşinde ve bu dünya falına girmiş vaziyette.

Yani bu kaçınılmaz bir şekilde günlük yaşama girecek.

Ben burada savaşın görünen yüzünden ziyade arka plandaki tezgahçıların niyetleri ve ulaşmak istedikleri amaçlar üzerinde duracağım.

Bu bağlamda çoklarının canı yanacak fakat aklı olanlarda bundan alınması gereken dersleri almış olacak.

Şu anda bir dönem yaşanıyor ve bunu şöyle hayal ediniz.

Savannada büyük bir aslan sürüsü ve bunlar yirmi civarındalar.

Tüm hayvanlar karşıya taşındı ve bunlar son olarak bir bufaloyu yere yatırdılar.

Bu bir anlamda onların son yemekleri oluyor.

Yiyenler açıktan farkında değiller fakat his olarak hepside azami parçayı koparmaya çalışıyor.

Bunlardan güçlü olanları çok daha fazla pay kapıp yaşamını birgün daha ileriye taşırken,bazılarıda az bir parçayla doyuma ulaşıp geriye çekiliyor.

Karnı tok olanlar zamanı biraz daha uzatırken, azla yetinenler Birgün önce yaşama veda edecekler.

Son birgün içersinde ise her şey değişebilir fakat o sürede birçoğu zaten kaybolup gitti.

Kaybolanlar sahneden çekilirken yerlerini kendilerinden daha güçlü olan genlere bıraktılar.

Şu anda dünya buraya kadar geldi.

Ya devam,yada yokluğa girmek.

Bunun içinse her türlü savaşa giriyorlar ve bu kaçınılmaz oluyor.

Çünkü bu aynen bufalodan parça koparıp ömrü Birgün daha uzatmaya benziyor.

Bunu etrafta gezinen kalabalıklar anlayamıyorlar çünkü onlar oyun içerisindeler, yani banttan yayında.

Oyunu ancak direk çekimdekiler anlıyor ki bunlarda geleceğe yön veren aktörler oluyor.

Ben bundan sonra bu aktörlerin oynadıkları oyunları daha açık ve anlaşılır hale getirmeye çalışacağım.

Bugün bunun başlangıcıdır.